27 03 2008

CUMHURİYET SONRASI TÜRKİYE'DE EĞİTİM

CUMHURİYET SONRASI TÜRKİYE'DE EĞİTİM

Cumhuriyet öncesinde 1919-1922 Kurtuluş Savaşı yıllarında eğitim bu ulusal mücadelenin içinde yer almıştır. Bazı yazar ve öğretmenler, özellikle miting ve konferanslardaki konuşmalarıyla, gazete ve dergilerdeki yazılarıyla ve bizzat cephede bulunarak bu mücadeleye destek vermişlerdir. Anadolu'nun işgal edilmesi, eğitimi olumsuz bir biçimde etkilemiştir. Ancak bu güçlükler arasında 1921'de Ankara'da bir Maarif Kongresi toplanabilmiştir. M. Kemal Atatürk- bu kongreyi açış konuşmasında milli eğitimle ilgili temel görüşlerini de açıklamış, öğretmenleri de gelecekteki kurtuluşun saygıdeğer öncüleri olarak nitelendirmiştir. Onun öngördüğü eğitimin temel ilkeleri, öncelikle Türkiye'nin bağımsızlığına ve geleneklerine düşman öğelerle mücadele gereğinin öğretilmesi, eğitimin milli olması, bilime dayanması, yararlı, üretici, erdem, düzen ve disiplin sahibi insanlar yetiştirmesi, toplumu cehaletten kurtarması, bilgi ve ahlak seviyesini yükseltmesi, yetenekleri ortaya koymasıdır. 1924'te Samsun'da öğretmenlere hitaben yaptığı bir konuşmada da "Cumhuriyet sizden, fikren, ilmen, fennen, bedenen güçlü ve yüksek kişilikli muhafızlar; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" demiştir.

Cumhuriyet sonrası dönemde eğitim, öncelikli bir alan olarak ele alınmıştır. Cumhuriyet sonrası Türkiye'de halkın %10'u bile okuryazar değildi. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm okullar Maarif Nezareti'ne bağlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitim alanında da bir dizi adımlar atılmıştır. Bunlar arasında eğitimle ilgili yapılan bazı toplantılar (heyet-i ilmiyeler), okuma-yazma seferberliği ve millet mekteplerinin açılması, latin, alfabesinin kabulü, eğitimde demokratikleşme ve laikleşme, kadın eğitimine önem verilmesi, milli dil ve tarih anlayışının gelişmesi, dil ve tarih kurumlarının kurulması sayılabilir.

Bu dönemdeki önemli bazı atılımlar, Maarif Vekili Mustafa Necati zamanında gerçekleştirilmiştir. Amerikalı eğitimci John Dewey de Atatürk'ün davetiyle Türkiye'ye gelerek kendisine Türkiye eğitim sistemiyle ilgili bir rapor hazırlatılmıştır. Bakanlık merkez örgütü bu dönemde yeniden yapılandırılmış, öğretmenliğin cazip bir meslek olması için çalışmalar yapılmış, eğitim ve öğretmenlik mesleğiyle ilgili yayınlara ağırlık verilmiştir.

Cumhuriyet sonrasında ilk planda "yaygın eğitim" kapsamında bir okuma-yazma seferberliği başlatılmış, bu amaçla 1928'de millet mektepleri açılmıştır. Harf inkılabını yerleştirmek ve halka siyasal eğitim vermek amacıyla açılan millet mekteplerine 15-45 yaş arasındaki vatandaşlar devam etmiştir. Bunlar, sabit yada gezici; öğleden sonra yada akşamları hizmet veren dört ay süreli kurslar niteliğindeydi. Bu kurslarda temel okuma-yazma ve vatandaşlık bilgileri verilmekteydi.

1930'lardan itibaren köylerde Halk Okuma Odaları açılmıştır. 1932'de kurulan Halk Evleri de çeşitli konularda CHP'nin ilke ve politikalarını halka anlatmak için çeşitli konularda faaliyetler yürütmüştür. Bunların sayısı da 1938'de 209'a ulaşmıştır. Cumhuriyet sonrası dönemde ilk, orta ve yükseköğretimde önemli; sayısal gelişmeler sağlanmıştır. 1933'te bir üniversite reformu yapılmış, İstanbul Darülfünunu'nun adı İstanbul Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Açılan yeni okullarla eğitimde nicel artışlar sağlanmıştır.

CUMHURİYET DEVRİNDE MODERN EĞİTİMİN KURULMASI

Yeni Türkiye devletinin kurulması eğitimin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlamıştır. 13 yıldan beri sürüp gelen savaşlar zinciri son bulmuş, memleket uzun sürecek bir barış devrine girmişti. Farklı kültürler üzerine kurulmuş bir imparatorluğun çökmesi, eğitimin üzerindeki ağır politik baskıyı kaldırmıştı. Yeni kurulan hükümet her istediğini yaptıracak kadar kuvvetli idi. Savaş yılları Ankara'ya idealist bir hava getirmiş, her şeyi kırtasiyeciliğin çarkları içinde ezen, neme lâzımcı Eğitim Bakanlığı, İstanbul'da kalmıştı. Büyük güçlükler içinde yürütülen bir savaşın başarısı, halka umut ve güven vermişti. Millet zorlukların artık yenilebileceğine inanıyordu. Yeni liderler eğitim ve öğretimi hararetle destekliyorlardı :

“Öğretmenler! ordularımızın kazandığı zafer sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz kazanacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir imanla sizi takip edeceğiz. Sizin karşılaştığınız her engeli kıracağız”.

Büyük Millet Meclisi eğitim için yapılan her ciddi teklifi kabul ediyor, gerekli ödeneği, çok defa fevkalâde ödeneklerle, ayırmaktan çekinmiyordu. Genel bütçenin Milli savunma ve iç işlerinden sonra en büyük giderlerini Milli Eğitim Bakanlığı alıyordu. Halkın okumaya karşı duyduğu ilgi büyüktü: evlerinin kerestelerini sökerek okulları yapan köyler görülüyordu.

Bununla beraber daha önceki devirlerde eğitimin ve eğitimcilerin karşılaştığı güçlüklerin çoğu, hemen aynen Türkiye Cumhuriyeti'ne de geçmişti. Bunlar yalnız okul ve öğretmen eksikliği ve mali imkânsızlıklar değildi. Memlekette kurulmuş olan eğitim sistemi ve ona temel teşkil eden görüşler de aynı düşünürler ve aynı idareci kadro tarafından yeni devre taşınmıştı. Osmanlı imparatorluğunun eğitim sistemi en iyi ifadesini bazı kanunlarda bulmuştur. Bunların önemlileri sıra ile 31 Temmuz 1910 tarihli Orta Öğretim Kararnamesi, 1913 tarihli Geçici ilk Öğrenim Kanunu ve gene aynı yıl kabul edilmiş olan il idare kanunudur. Bu kanunlara hâkim olan görüş öğretim ve eğitimi memlekette şu kuvvetlerin tesirine ve kontrolüne bırakmıştı : 1- Dini Makamlar, 2- Soy ve toprak zenginliğine dayanan yerli eşraf, 3- Dış işleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı. Bunlardan, eğitim ve öğretimle ilgili bakanlık asıl sonuncu olduğu halde, yukardaki kanunların tetkiki gösteriyor ki eğitim hareketlerine yön veren kuvvetler öteki üçüdür. Medreseler ve Vakıf ilk okulları dini makamlara bağlıdır. Milli Eğitim Bakanlığının bunlar üzerinde idare ve kontrol hakkı yoktur. Adı geçen kanunlar, yalnız bu dini okullarda değil, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı diğer öğretim kurumlarında da din temsilcilerine söz hakkı tanımaktadır. İllerde orta öğretimin idaresi ile görevli “Yüksek Öğrenim Kurulları” nın iki üyeliği “Bâb-ı Meşihat” a ayrılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilk okulların idaresi ile görevli ilk Öğrenim Kurulları arasında, doğrudan doğruya “Bâb-ı Meşihat” in temsilcileri yoktur ama, bu kurulların kontrolü fiilen il idare Kurullarının elindedir. Bu kurullar ise, büyük ölçüde, ya medrese mezunlarından veya medrese düşünüşü ile yetişmiş yerli eşraftan meydana gelmektedir. Valilerin başkanlık ettiği bu idare kurulları ilk okulların yapımı, idaresi il Eğitim bütçelerinin hazırlanması, öğretmenlerin tayini, alacakları maaşların tesbiti, okulların teftişi konularında tam yetki sahibidir. Bu yetki sebebi ile ilk öğrenim kurullarının öğretmen ve müdür gibi eğitimci üyeleri, bu kurullarda serbest hareket edememektedir. Başkan vali, iç İşleri Bakanlığının memurudur. Milli Eğitim Bakanlığının valilere 'emir verme hakkı yoktur. O kadar ki, İl İdare Kurulları tarafından hazırlanan eğitim bütçelerini İç işleri Bakanlığı kontrol ve tasdik etmektedir. Milli Eğitim Bakanlığının kendi bütçesini tetkik yetkisi yoktur.

İmparatorluk eğitim anlayışının en dikkate değer tarafı eğitim masraflarının toplanmasında görülmektedir. 1913 tarihli kanun, ilk öğretimin bütün masraflarını yerli idarelere bırakmıştır. 1914 değişikliği, öğretmen okullarını ve liva idarelerini de buna eklemiştir, iller bu okulların giderlerini iki 'kaynaktan karşılamaktadır, 1- Aşar vergisinden alınan eğitim payı, 2- Halktan toplanan özel eğitim vergisi “Masarif-i Mecbure”. Uzun savaş yılları, aşar vergisinin ödeme yeteneğini tüketmişti. Üstelik Genel Savaşın son yıllarında, bu vergi dış borçlanmaların ödenmesine ayrılmıştı. Bu sebeplerle iller, aşar, vergisinin gelirinden eğitime, ya birşey ayıramıyorlar veya pek az ayırabiliyorlardı. Geriye, eğitim ve okul giderlerini karşılamak için yalnız, “masarif-i mecbure”, halktan alınan eğitim salması kalıyordu. Bu vergi, her köyün, kasabanın veya mahallenin kendi okulunun giderlerini ödemesi esasına dayanıyordu. Bölgedeki okulun yıllık masrafı ve öğretmenin aylığı hesaplanıyor o bölgenin nüfûsuna bölünerek, vergi biçiminde toplanıyordu. Kimin ne kadar vergi ödeyeceğini İl idare Kurulları hesaplıyordu. Köy küçükse herkese düşen vergi payı büyük oluyordu. Okulun bulunduğu bölge büyük bir merkezse, nüfusu kalabalıksa, aile başına düşen okul vergisi küçülüyor ve ödenmesi kolaylaşıyordu. Okul giderleri ile ödenecek vergi arasındaki bu ters orantı yüzünden küçük merkezlerde halk okul ve öğretmen istemiyordu.

Türkiye Cumhuriyeti eğitim alanındaki gayretlerinin en büyüğünü bu mali güçlüğü ortadan kaldırabilmek içtin harcamıştır. 1924 yılından başlayarak her Eğitim. Bakanı İmparatorluktan kalan eğitim ve öğretim sistemini tamamile. değiştiren, yeni görüşlere dayalı bir Genel Eğitim kanunu hazırladığını açıklamış, fakat hiçbir Bakan eldeki eğitim sistemini tamamiyle değiştirecek böyle bir kanunu getirememiştir. Geçici ilk Öğrenim Kanunu'nun çeşitli maddeleri zaman zaman değiştirilmiş ve eski'nin eğitim anlayışı ancak parça parça ortadan kaldırılabilmiştir.

TÜRKİYE'DE CUMHURİYETİN İLK YILLARINDAN

GÜNÜMÜZE KADAR YÜKSEKÖĞRETİMDE GÖRÜLEN ÖNEMLİ GELİŞMELERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Türkiye'de yükseköğretimin Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar olan gelişimini, yeni Türk Devletinin çağdaş eğitim-öğretime verdiği önemin bir halkası olarak ele alıp değerlendirmek gerekmektedir.

Ulu önder Atatürk Kurtuluş Savaş, kazanıldıktan.sonra, Türk ulusu için mücadelenin bitmediğini, eğitim-öğretimde ve bilimde yeni bir savaşın başladığını her fırsatta dile getirerek yeni Türk Devletinin, eskinin bozulmuş ve yozlaşmış kurumları üzerine değil, her alanda çağdaş bir anlayışla köktenci temeller üzerine kurulacağını vurgulamıştır. Bu amaçla Atatürk daha Kurtuluş Savaşı devam ederken Sakarya Savaşı öncesinde 15 Temmuz 1921 tarihinde, Ankara'da 180'e yakın üyenin katılması ile gerçekleştirilen Maarif Kongresinde, Türk millî eğitiminin felsefe hedef ve politikalarının nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.

Cumhuriyetle birlikte, eğitimin diğer kademelerinde olduğu gibi yükseköğretim alanında da yeni düzenleme çalışmalarına girişilmiş ayrıntılarına sonraki bölümlerde değinileceği gibi zamanının, üniversiteler nitelikte tek yükseköğretim kurumu olan İstanbul Darülfünununun çağdaş bir kurum haline gelebilmesi için hiçbir özveriden kaçınılmamıştır. Ancak aradan geçen 10 yıllık süre sonunda İstanbul Darülfünununun yeni Türkiye Cumhuriyetine yaraşır bir yükseköğretim kurumu haline gelemediği anlaşılmış ve Cumhuriyet tarihinin ilk üniversite reform hareketi olan 1933 Üniversite Reformuyla İstanbul Darülfünunu kaldırılarak çağdaş anlamda İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.

1933-1946 yılları arası, Türkiye'de yükseköğretim alanında önemli gelişmelerin yaşandığı, yükseköğretim kurumlarının yavaş yavaş yurt düzeyine yayılmaya başladığı yıllardır.

1946 yılı Türkiye'de hem tek partililikten çok partililiğe, hem de tek üniversitecikten çok üniversiteciğe geçişin başlangıcı olmuştur. Bu tarih, aynı zamanda üniversitelerin ortak bir kanun çerçevesinde düzenlenmesinin zorunluluğunun duyulduğu tarihtir.

Ayrıntılarına yine ilgili bölümlerde değinileceği gibi, 1946 Üniversite Reform Hareketi, ülkemiz yükseköğretim yaşamındaki ikinci önemli dönüm noktasıdır.

1946'dan sonra yükseköğretim kurumlan, ülkenin değişik yörelerine yayılmaya başlamış ve sayılarında sürekli bir artış gözlenmiştir.

Hemen her dönemde yükseköğretim, ülkemizdeki siyasal, toplumsal gelişme ve değişmelerin de etkisiyle sürekli olarak ülke sorunlarının başında yer almış, 1960 askerî rejimi ve 1971 askerî müdahaleleriyle birlikte bu alanda yeni düzenlemelere gereksinim duyulmuştur.

1970'li yıllarda Türkiye'de yükseköğretim, sayısal olarak önemli gelişmeler göstermekle birlikte, dönemin siyasal huzursuzluklarının da etkisiyle yapısal olarak bir hayli dağınık, tutarsız, boşluk içinde bir duruma girmiştir.

Ülkemizde yeni bir siyasal dönemin kapısını açan 12 Eylül 1980 askerî yönetimi, yükseköğretim yaşamında da üçüncü bir dönemi başlatmıştır.

1981 Yükseköğretim Reformundan bugüne kadar geçen 12 yıllık süre, yurdumuzda yükseköğretimin ülke düzeyine yaygınlaşması ve nicelik yönünden de en hızlı aşama kaydettiği bir dönemdir.

Bu dönemin göze çarpan diğer bir özelliği de yükseköğretimin her zamankinden daha fazla tartışma konusu edilmesidir.

Türkiye'de yükseköğretimin halen devam eden birçok sorununa karşın Cumhuriyetten bu yana geçen 70 yılda sayısal olarak önemli aşamalar kaydettiğini söylemek olanaklıdır.

1923-1924 eğitim-öğretim yılında bir üniversite, 307 öğretim elemanı ve 2914 öğrencisi bulunan yükseköğretimimiz, bugün için 54 üniversite, 35.132 öğretim elemanı ve 854.950 öğrenciye sahip bulunmaktadır.

Yükseköğretimimizin Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadarki bu üç önemli dönüm noktasına genel bakıştan sonra, araştırmanın bundan sonraki bölümlerinde her reform hareketi ayrıntılı bir şekilde ele alınarak işlenecektir.

Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimde Sayısal Gelişme

YILLAR

ÖĞRETİM ELEMANI

ARTIŞ %

ÖĞRENCİ

ARTIŞ %

1923-1924

307

2,914

1927-1928

451

46.90

3,918

34.40

1935-1936

743

64.70

7.277

8570

1940-1941

967

30.10

12,844

76.50

1945-1946

1,388

4350

19,273

50.00

1950-1951

1,950

40.40

24,815

28.70

1955-1956

2,453

25.80

36,998

49.00

1960-1961

4,071

65.90

65,297

76.40

1965-1966

5,806

42.60

97,309

49.00

1970-1971

8,931

53.80

159,231

63.60

1975-1976

14,445

61.70

321,568

74.60

1980-1981

20,917

44.80

237,369

14.60

1985-1986

22,968

9.80

449,414

89.30

1989-1990

31,007

35.00

635,829

41.60

1990-1991

33,647

8.50

695,710

9.20

1991-1992

34.275

10.10

748,850

7.60

1992-1993

35,132

2.50

854,950

14.17

TÜRKİYE’DE HALK EĞİTİMİN GELİŞİMİ

Bir ülkenin eğitim sistemini ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel yapısından soyutlamak olası değildir. Bugünkü eğitim sistemimiz, bir yandan tarihi gelişim süreci içerisindeki değişkenlerin, bir yandan da toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasi yapılarla ilgili değişkenlerin bir sonucudur. Halk eğitimi etkinliklerinin tarihsel gelişimi örgün eğitime paralel bir gelişme göstermiştir.

Türkiye'deki halk eğitimin tarihsel gelişimi, cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrası olmak üzere iki ana başlık altında ele almadan önce ülkemizde halk eğitimi gerektiren nedenleri açıklamakta yarar vardır.

Türkiye'de Halk Eğitimi Gerektiren Nedenler

Türkiye'de halk eğitimin gerekliliğini ortaya koyan koşullan ekonomik, toplumsal ve siyasal gelişmelerden soyutlamak olası değildir. Ancak, örgün eğitim kurumlarının bu gelişmelere uygun olarak bireylerin eğitim gereksinmelerini tek başına karşılaması olanaklı olmadığı gibi, bu örgün eğitimin ilkelerine ve yapılanmasına da ters düşmektedir.

Türkiye'de halk eğitimin gerekliliğini ortaya koyan koşullar şunlardır (MEB, 1992, s. 61-62):

Nüfusun %41'ini meydana getiren küçük köy toplumları, ekonomik ve sosyal yönlerden yeterince gelişmemişlerdir. Bu toplumlar ilerlemek ve durumlarını iyileştirmek için gereken bilgi ve beceriden yoksundur.

1985-1990 nüfus sayımlarına göre 6 ve daha yukarı yaşlardaki nüfusun %22.5'i okuma-yazma bilmemektedir. Bunların çoğu zorunlu öğretim çağı sınırının dışında kalmaktadır.

Bir bölüm yurttaşlarımızın yalnız okuma-yazma bilmelerine karşın, bir mesleki ve teknik öğretimden geçmemişlerdir. Bunların değişen ve gelişen yaşam koşullarına kolayca uyum sağlamalarını olanaklı kılacak bir eğitim sistemine gereksinme vardır.

İnsana yaşamı boyunca gerekli bütün bilgi, beceri ve alışkanlıkların okul yıllarında ve yalnız okul eğitimiyle kazandırılması olanaklı değildir. Birey ve topluluklara, gerekli bilgi ve becerilerin iş içinde, gereksinme duyuldukça, sürekli olarak verilmesi daha etkin ve verimli bir yoldur.

Yaşamda geçerli bütün sanat ve mesleklerin ayrı birer okulu yoktur ve bunlar için mutlaka okul açmak gerekmez. Ancak, bütün iş ve sanatlarda çalışacak insanlara ve bunların yetiştirilmesine gereksinme vardır.

Küçük toplum birimleri, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakından izleyememektedir. Buralara henüz modern teknolojinin gerektirdiği örgütlenme ve iş bölümü girememiştir. Halk geri ve ilkel yöntemlerle çalışmaktadır. Halk sağlığını koruyacak ve ulusal gücü sağlam tutacak önlemler yeterince alınamamıştır. Her yeni doğan çocuğun %0.120'si aynı yıl içinde ölmekte, nüfusun yaklaşık %3'ü sürekli hastalıklardan rahatsız bulunmaktadır. Beslenme şekli bozuk, sağlık bilgileri yetersizdir.

Halkımız genellikle kadercilik anlayışına göre yaşamını sürdürmektedir. Çeşitli olaylar onlarda güvensizlik uyandırmıştır, şüpheciliği geliştirmiştir. Halkı DÖŞ ve yanlış inançlardan kurtarmak, toplumun doğru düşünme ve iyiyi, güzeli bulma, ayırma yeteneklerini beslemek ve geliştirmek gerekmektedir.

Bütün vatandaşlar güzel sanatlardan, spor etkinliklerinden ve eğitsel eğlencelerden gereği gibi yararlanamamaktadır.

Vatandaşlar toplumsal sorunlardan çok, kişisel mesleklere yönelmekte, kendi aralarında ve devletle sıkı bir işbirliği yapmamakta ve toplumsal dayanışmayı geliştirememektedir.

Devlet kavramını, hukuk düzenini, Atatürk devrimlerini ve demokratik yönetimin ana ilkelerini vatandaşlara anlatmak, benimsetmek, ulusal birlik ve dayanışmayı güçlendirmek, bireyleri birbirlerine saygılı hoşgörülü bir düzeye ulaştırmak zorunludur.

Toplumun yapısını ve değer yargılarını kalkınma amaçlarına uygun bir ortam yaratacak şekilde yönlendirmek, özellikle köy ve kasabalarda yaşayan bireyleri; kendi güçleriyle devletin olanaklarını birleştirmek suretiyle sorunlarına çözüm yolu bulabilen ve kendi kendilerine karar verebilen insanlar haline getirmek gerekir.

CUMHURİYET ÖNCESİNDE HALK EĞİTİMİ

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Medreseler ile Fatih zamanında kurulan Enderun Okulları en eski örgün eğitim kurumlan olmakla birlikte, halk eğitimi alanında sınırlı da olsa etkinlik göstermişlerdir. Bunların yanısıra esnaf kuruluşları, ordu ve gönüllü kuruluşlar tarafından bugünkü anlamda olmamakla birlikte yetişkinlere yönelik eğitim verilmekteydi. Cumhuriyet öncesinde halk eğitimi etkinliklerini yürüten kurum ve kuruluşlar aşağıda kısaca açıklanmıştır.

Medreseler

Medreseler, Selçuklu döneminden başlayarak toplumun gereksinimi olan öğretmen, kadı, imam, tıp doktoru, matematikçi ve din bilgini (ulema) yetiştiren, ilköğretimden yükseköğretime kadar kademeli eğitim veren dini temele dayalı örgün eğitim kurumları özelliğine sahipti. Ders programlarında, dini bilgiler yanında; dilbilgisi, mantık, matematik, metafizik, astronomi, tıp ve diğer konuları yer verilmiştir. Medreselere bağlı olan kitaplıklar, bakımevleri, hastaneler halka yönelmiş birer eğitim ve yardım kurumu işlevini görmüştür,

Enderun Okulları

Enderun (Saray) okulları 1455 yılında yönetici ve devlet adamı yetiştirmek amacıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulmuştur. Dünyada kamu yönetimi alanında eğitim veren ilk kuruluş olan Enderun okullarının bir özelliği de dini temele dayalı olmamasıdır.

Ahilik

Bir esnaf kuruluşu olan ahilik örgütü 13. ve 18. yy arasında etkin bir rol oynamıştır. Ahilik Anadolu esnafı arasında dayanışmayı, birliği kardeşliği geliştirmede öncülük rolünü üstlenmiştir. Toplumsal kurumlar halinde etkinlik gösteren ahilik örgütü, Ahi adını verdikleri başkanlarının yönetiminde zorbaları yok etmek, yabancılara, gezgin ve konuklara ziyafetler verme ve toplumsal yardımlar da bulunma işlevlerini gerçekleştirmiştir.

Loncalar

18. yy'dan itibaren Ahilik örgütünün yerini alan loncalar, esnaf arasında birlik ve dayanışmayı sağlama işlevleri yanında, ticaret ahlakını koruyan, çırak, kalfa, usta yetiştiren, onlara işyeri açan bir eğitim kuruluşu kimliğini de kazanmıştır.

Ordu

Selçuklulardan itibaren ordu; gençleri, Acemi Oğlan Ocakları'nda yetiştiren bir kurum olarak da çalışmış ve Osmanlılar döneminde Acemi Oğlan Ocakları'ndan seçilen gençler Enderun okullarına aday gösterilmiştir.

Düzenli İlk Halk Eğitimi Etkinlikleri

Cumhuriyet öncesinde düzenli ilk halk eğitim etkinlikleri 19.yy'ın ikinci yarısında yapılmaya başlanmıştır. Bu gelişmeler şu şekilde özetlenebilir.

 

Üniversitelerde Serbest Dersler

Türkiye'de ilk resmi halk eğitimi etkinlikleri üniversitelerce başlatılmıştır. 1862'de Üniversitelerde fizik, kimya, genel tarih ve diğer konularda halka açık dersler verilmeye başlanmıştır. Dersler, bilim adamları ve yüksek dereceli kamu görevlileri ile eğitimciler tarafından verilmiştir. "Kimyahane" ve "Numunehane" adlı konularda sabahlan halka açık olarak verilen bu dersler yoluyla halk bilinçlendirilmeye çalışılmıştır.

Gönüllük Derneklerin Çalışmaları

Bu dönemde çok sayıda gönüllü kuruluş çeşitli eğitsel etkinliklerde bulunmuştur. Bu gönüllü kuruluşlar şunlardır:

İslam öğretim derneği (1864)

Halkı okutmak toplumsal yönden geliştirmek amacıyla aydınlar tarafından kurulmuş olan çıraklık okulu, esnaf çocukları ile çevre halkına okuma-yazmaya, aritmetik, din bilgisi öğreten ve mesleki beceri kazandıran bir halk eğitimi kurumu olarak hizmet vermiştir. 1874 yılına kadar okulda yılda 500-600 kişi yararlanmıştır. Darul Şafaka'da aynı dernek tarafından kurulan ve bugüne kadar varlığını sürdüren tek kurumdur.Çıraklık okulu 1908 de Darul Şafaka mezunları derneğince tekrar açılmış ve 1928 de bu görevi devletin yüklenmesi ile kapanmıştır.

Osmanlı bilim derneği (1860) Beşiktaş Bilim Derneği(1868) İttilaf ve Teraki Fıkrası (1910), Türk Ocağı (1911) :Bu dönemde gece kursları konferanslar ve toplantılar yoluyla halk eğitimi alanında etkili görevler gerçekleştirilmiştir. Bu kurslarda Kur'an hesap, okuma yazma, muhasebe, tarih, coğrafya, konularında dersler verilmiştir. Türk ocakları Osmanlı İmparatorluğundaki çeşitli etkin gruplar arasında milliyetçilik hareketler başladığı bir dönemde imparatorluğun kurucusu ve yöneticisi olan Türkler arasında Türklük bilincini geliştirme yayma görevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Ethem Nejat'ın Broşürü (1911)

İzmir Öğretmen okulu müdürü Ethem Nejat'ın halk eğitimine ilişkin önerilerin açıklandığı broşürde şu görüşlere yer verilmektedir. “Halkın eğitimi ile çocuğun eğitim arasında bir ilişkinin bulunduğu belirterek, halkın cahil ve kültürsüz olması, boş inançlara bağlı bulunması nedeniyle çocuğun iyi yetişmesinde olağanüstü ilerleme için uygun bir çevrenin yaratılmayacağı” görüşü ileri sürülmüştür. Bu ilişki II.Dünya savaşından sonra da Avrupa da araştırma konusu olmuş eğitimde olanak ve fırsat eşitliğinin sağlanmasında bugün de üzerinde durulan bir konudur. (Bülbül, 1991 s.227).

Günümüzde ana- babanın aydınlatılması yoluyla çocuğun okuldaki başarısını artırmak, önemli yaklaşımlardan buruşudur. Ethem Nejat, halkı aydınlatmak için düzenlenecek halk eğitimi etkinliklerini şu şekilde sıralamaktır. (1978, s.258):

İlköğretim müfettişlerine konferanslar verdirmek,

Sinemadan yararlanmak,

Gezici halk okulları açmak,

Çeşitli eğitsel ve sosyal etkinlikler düzenlemek.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE HALK EĞİTİMİ

itimin toplumsal kalkınmadaki öncü rolünü üstlenmesi için, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa, 1923 tarihinde 7971 / 3655 sayılı bir Genelge yayınlanmıştır. Genelgede "Yurdun her köşesinin cehalet ve irfansızlığın acısı altında ezildiği; halk ile okullar ve öğretmenler arasında yakın ilişkiler kurulması; eğitimin her yaştaki ve sınıftaki halkın gereksinmesi durumuna getirilmesi; toplumsal, ekonomik ve ulusal sorunlar konusunda öğretmen ve halktan ortak kurullar oluşturularak çalışmaların sürekli izlenmesi ve yerel yayınlara önem verilmesi" belirtiliyordu. Bu genelge halk eğitimi etkinliklerinin başlatılmasında önemli bir role sahiptir.

3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Eğitim Birliği Kanunu (Tevid-i Tedrisat) ile Türk Eğitim sistemi laik ve bütünsel bir yapıya kavuşturulmuştur. Bu kanun ile eğitim sistemi dağınık bir yapıdan kurtarılarak Milli bir özellik kazandırılmıştır.

25 Mart 1926 da çıkarılan 789 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı örgüt kanununda İlköğretim çağını geçmiş ve hiç öğretim görmemiş olan bireylerin işe alan kuruluşların bunlara İlköğretimde vermeye zorunlu oldukları belirtilmiştir. Özel kuruluşlarda halk eğitimiyle ilgilenmek zorunda bırakılmışlardır.

Cumhuriyet döneminde halk eğitim alanındaki tarihsel gelişme şöyle özetlenebilir.

Halk Eğitimi Şubesi (1926)

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde ilk halk eğitim birimi 1926 da "Halk Terbiyesi Şubesi" adıyla İlköğretim Genel Müdürlüğünde Talim ve Terbiye dairesine bağlı olarak kurulmuştur. Bu şube daha sonradan kapatılmış, ancak 1952'de Yükseköğretim Genel Müdürlüğüne bağlanmıştır. Ardından tekrar ilköğretim Genel Müdürlüğü birimi olarak hizmet vermiştir. 1960 yılında ise genel müdürlük haline getirilmiştir.

Halk Derslikleri (1927)

1927de Halk Derslikleri ve Halk Konferansları için çıkarılan yönetmelik, çeşitli nedenlerle hiç okuyamamış veya istediği öğretim derecesine erişememiş olanları, bir Cumhuriyet vatandaşının bilmesi gereken temel yurttaşlık bilgileriyle donatmak, ulusal kültür ve bilinci güçlendirmek görevini bu dersliklere yüklüyordu.

Millet Mektepleri (1928)

1928 yılında yeni harflerin kabul edilmesiyle Atatürk'ün önderliğinde Millet Mektepleri açılmıştır. Bu konuda çıkarılan yönetmeliğe göre; köylerde 12-45, kentlerde 16-45 yaşlan arasındaki herkesin okuma yazma belgesi alması zorunlu kılınmıştır. Bu okullar gezici ve durağandı. Okulu olmayan yerlere gezici millet mektepleri gönderilmiştir. Bu okullar iki tür derslikten oluşmuştur. A Dersliklerinde, yalnızca yeni harflerle okuma-yazma öğretimi; B Dersliklerinde ise okuma, yazma, hesap, sağlık bilgileri ile yurttaşlık eğitimi verilmiştir. Bu süre 4 aydan oluşmuştur. 1928-65 yılları arasında yaklaşık 2 milyon kişi bu dersliklere devam etmiştir.

Halk Okuma Odaları (1930)

Yurttaşların öğrendiklerini unutmamaları, okuma alışkanlığı kazanmaları amacıyla 1930 yılında Halk Okuma Odaları açılmıştır. Bu Odalardan önceleri yalnızca Millet Mekteplerine gidemeyenlerin yararlanmaları öngörülmüşse de sonradan herkese açık tutulmuştur. Bu dönem oda sayısı 1936'da 500'e ulaşmıştır.

Halkevleri (1932)

Devrimleri yaymak ve kökleştirmek halkı toplumsal ve kültürel açıdan geliştirmek amacıyla 1932 yılında Halkevleri kurulmuştur. Halkevleri, halk dershaneleri, kurslar, kitaplıklar, yayım, köycülük, dil ve yazım, tarih, müzik, sosyal yardım, spor ve güzel sanatlar konularında etkinlik göstermişlerdir. 1933 yılında yürürlüğe giren 2287 Sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Merkez Örgütü ve Görevleri ile ilgili Kanunla Halkevlerinin yürüttüğü etkinlikler İlköğretim Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Köy Eğitmen Kursları (1936) ve Köy Enstitüleri (1940)

Köy eğitmen ve öğretmenlerine okuldaki görevlerinin yanısıra, halkı eğitmek ve yetiştirmek görevi de verilmiştir.

Köyü, köy kökenli önderlerin öncülüğünde kalkındırmaya yönelen Köy Enstitüleri, halk eğitimi alanında da etkili olmuştur. Öğretmen, köy halkının mutluluğunu artırmak, mutsuzluğunu gidermek için önlemler almakla görevli kılınmıştır.

Köylerin ortaklaşa tarım araçlan ye taşıtlarını edinmelerine, her türlü kooperatif kurup işletmelerine önderlik etmesi öngörülmüştür. Öğretmen, salt okul içi çalışma yapmakla sınırlandırılmamış, aksine çevreye, yetişkinlere de yönelmekle görevlendirilmiştir. Köy Enstitüsü kökenli öğretmenler, köylerde halk eğitimi ve toplum kalkınması alanında önemli çalışmalarda bulunmuşlardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

ŞİŞMAN, M. Öğretmenliğe Giriş, Pegem A Yayıncılık, Ankara 2000.

BAŞGÖZ, İ. ve Wilson H.E. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk.

ATAÜNAL. A. Cumhuriyet Döneminde Yükseköğretimdeki Gelişmeler. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğü. Ankara 1993.

http://www.antalyahem.com/hem/tr/halkegitim/gelisme.htm

Cumhuriyetin 50. yılında Milli Eğitimimiz. T.C. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul 1973.

 

 

 

 

 

578
0
0
Yorum Yaz